ENGELLİLERİN BEKLEYEN HAYATLARI:
SOSYAL ADALETİN VE VİCDANIN SINANDIĞI YER
FARUK OCAK
Bir ülkenin gerçek kalkınmışlığı, yalnızca ekonomik büyüklüğüyle, yapılan yollarla, yükselen binalarla ya da açıklanan rakamlarla ölçülmez. Asıl ölçü; yaşlısına, çocuğuna, dar gelirli vatandaşına ve engelli bireylerine sunduğu yaşam kalitesidir. Çünkü güçlü devlet, güçlülerin yanında duran değil; desteğe ihtiyaç duyan vatandaşını koruyan devlettir.
Bugün Türkiye’de milyonlarca engelli birey ve ailesi, yalnızca engelleriyle değil, hayatın ağır yükleriyle de mücadele etmektedir. Bir yanda artan yaşam maliyetleri, diğer yanda sosyal desteklere erişimde yaşanan zorluklar, birçok aileyi her geçen gün daha fazla yormaktadır.
Engelli bireylerin karşı karşıya kaldığı sorunların önemli bir bölümü, toplumun büyük kısmının günlük hayatında hiç fark etmediği ayrıntıların içinde gizlidir.
Sabah evinden çıkan görme engelli bir birey için bozuk kaldırımlar, işgal edilmiş yürüyüş yolları ve erişilebilir olmayan toplu taşıma araçları bir engeldir.
Tekerlekli sandalye kullanan bir vatandaş için birkaç basamaklık merdiven, aşılması gereken büyük bir duvardır.
İş başvurusu yapan engelli bir genç için ön yargılar görünmeyen bir engeldir.
Ağır engelli çocuğuna yıllardır bakan bir anne için ise gelecek kaygısı hayatın en ağır yüklerinden biridir.
İşte bu nedenle engellilik yalnızca sağlıkla ilgili bir konu değildir. Aynı zamanda eğitim, istihdam, ulaşım, erişilebilirlik, sosyal güvenlik ve insan hakları meselesidir.
Bugün milyonlarca engelli bireyin ve ailesinin en çok dile getirdiği sorunlardan biri, sosyal desteklerde uygulanan gelir kriterleridir. Mevcut sistem çoğu zaman bireyin kendi ekonomik durumunu değil, yaşadığı hanenin toplam gelirini esas almaktadır.
Oysa aynı evde yaşamak, aynı ekonomik güce sahip olmak anlamına gelmez.
Bir evde çalışan bir bireyin bulunması, o evde yaşayan engelli bireyin tüm ihtiyaçlarının karşılandığı anlamına da gelmez.
Ne yazık ki birçok engelli birey, kişisel geliri olmadığı hâlde yalnızca hanedeki diğer bireylerin gelirleri nedeniyle desteklerden yararlanamamaktadır. Böylece sosyal yardımların amacı olan ihtiyaç sahibine ulaşma hedefi, uygulamada zaman zaman amacından uzaklaşabilmektedir.
Bu durum yalnızca ekonomik bir mesele değildir.
Bu, aynı zamanda sosyal adalet meselesidir.
Çünkü engelli bireylerin yaşam maliyetleri çoğu zaman engelli olmayan bireylere göre daha yüksektir. Ulaşım giderleri, sağlık harcamaları, bakım ihtiyaçları, yardımcı teknolojiler, rehabilitasyon süreçleri ve günlük yaşamda gerekli olan birçok destek aile bütçelerine ek yük getirmektedir.
Ancak engelli ailelerinin taşıdığı yük yalnızca maddi değildir.
Belki de en ağır yük, geleceğe dair duyulan kaygıdır.
Bugün birçok anne ve baba geceleri aynı soruyla uykuya dalmaktadır:
“Ben öldükten sonra çocuğuma ne olacak?”
Bu soru aslında yıllardır çözüm bekleyen büyük bir toplumsal gerçeğin özetidir.
Bazı aileler, evlatlarını çok sevdikleri hâlde, onların kendilerinden önce vefat etmelerini dileyecek kadar ağır bir psikolojik yük altında kalabilmektedir. Bunun nedeni sevgisizlik değil, tam tersine tarifsiz bir sevgidir.
Çünkü kendilerinden sonra çocuklarının yalnız kalmasından, sahipsiz kalmasından, yaşam mücadelesinde destek bulamamasından korkmaktadırlar.
Bir anne ya da babanın böyle bir kaygı taşıması, yalnızca o ailenin sorunu değildir.
Bu durum, toplumun ve sosyal politikaların üzerinde düşünmesi gereken önemli bir gerçektir.
Hayatı yalnızca raporlardan okumak kolaydır.
Masa başında oturup rakamlar üzerinden değerlendirmeler yapmak da kolaydır.
Ancak hayat istatistik tablolarında değil, sokakta yaşanmaktadır.
Hayat; bastonuyla güvenli bir yol arayan görme engelli bireyin adımlarındadır.
Hayat; engelli çocuğunu tedaviye yetiştirmeye çalışan annenin telaşındadır.
Hayat; işe alınmak için fırsat bekleyen engelli gencin umutlarındadır.
Hayat; bağımsız yaşamak isteyen milyonlarca insanın mücadelesindedir.
Bu nedenle engelli bireylerle ilgili kararlar alınırken yalnızca rakamlara değil, gerçek hayat hikâyelerine de kulak verilmelidir.
Son yıllarda birçok engelli birey ve ailesi, hakların genişletilmesini beklerken bazı alanlarda haklara erişimin zorlaştığını düşündüklerini ifade etmektedir. Bu durum toplumda kaygı ve güvensizlik oluşturmaktadır.
Oysa çağdaş sosyal devlet anlayışı, hakları daraltan değil; güçlendiren bir anlayışı esas almalıdır.
Çözüm mümkündür.
Öncelikle sosyal desteklerde bireyin kendi ekonomik durumunu esas alan daha adil modeller geliştirilmelidir.
Engelli bireylerin eğitim olanakları artırılmalıdır.
Erişilebilir şehirler oluşturulmalıdır.
İstihdam alanları genişletilmelidir.
Yardım odaklı değil, bağımsız yaşamı destekleyen politikalar geliştirilmelidir.
Ailelerin geleceğe güvenle bakmasını sağlayacak sürdürülebilir bakım ve destek sistemleri kurulmalıdır.
Engelli bireylerin karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmaları sağlanmalıdır.
Çünkü engelli bireyler yardım bekleyen insanlar değil; fırsat verildiğinde üreten, çalışan, yöneten, eğiten, sanat yapan, spor yapan ve toplumun her alanına katkı sunan bireylerdir.
Unutulmamalıdır ki hiç kimse engelli olmayı seçmez.
Ancak her toplum, engelli bireylerine nasıl davranacağını kendisi seçer.
Gerçek sosyal devlet, vatandaşını yalnız bırakmayan devlettir.
Gerçek adalet, en güçlüye değil; desteğe en fazla ihtiyaç duyana uzanan eldir.
Gerçek medeniyet ise insanların hayatına dokunabildiği ölçüde anlam kazanır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; acımak değil anlamaktır.
Görmek değil fark etmektir.
Konuşmak değil çözüm üretmektir.
Çünkü milyonlarca engelli birey ve ailesi artık yalnızca duyulmak değil, anlaşılmak ve kalıcı çözümler görmek istemektedir.