Baltık mimarisinin ağırbaşlı duvarları,
Rus işgalinin izlerini değil;
zamanla barışmış bir geçmişin vakur suskunluğunu taşır.
O binalar bağırmaz, fısıldar.
Dinlersen anlatır:
Kimlerin geçtiğini, kimlerin kaldığını, kimlerin dönmediğini…
Ani Harabeleri mesela…
Sessizliğin başkentidir.
Bin yıllık yalnızlık, orada ayakta durur.
Taşlar bile birbirine yaslanarak hayatta kalmıştır.
Bir medeniyetin çöküşü değil,
insanın kibriyle nasıl küçüldüğünün dersidir Ani.
Gündüzleri Kars, ağır ağır yürür.
Çay dumanı tüter soba başlarında,
sohbet uzun, söz derindir.
Bir bakışta tanırsın insanını; gözüne değil, kalbine bakar.
Hız sevmez bu şehir.
Aceleyi ayıp, sabrı erdem sayar.
Ama gecesi…
İşte Kars gecesi edebiyatın kendisidir.
Ay, Sarıkamış’ın üstüne düşerken
şehitlerin ayak sesleri karışır rüzgâra.
Soğuk, insanın iliğine işler ama
insan, o soğuğun içinde kendi sıcaklığını keşfeder.
Bir sokak lambasının altında durup
hayatın ne kadar ağır,
onurun ne kadar kıymetli olduğunu düşünürsün.
Kars'ta gece, insanı susturur ama düşündürür.
Bu yüzden buradan şair çıkar, buradan yiğit çıkar,
buradan susarak direnen insanlar çıkar.
Kars; ne bağırır, ne kendini över.
Bilirsin ki gerçek asalet, sessiz olandır.
Bu şehir sana “bak” demez, “anla” der.
Ve bir gün ayrılırsan Kars’tan, arkandan bakmaz.
Ama sen her gittiğin yerde içinde bir ayaz,
bir dürüstlük, bir dimdik duruş taşırsın.
Bir de Kars'ın tadı vardır ki, o da bu duruşun başka bir dilidir.
Fransa'nın övünerek anlattığı gravyer peynirini
gölgede bırakacak kadar vakur,
o kadar karakterli bir lezzet çıkar bu topraklardan.
Kars gravyeri; aceleye gelmez, sabır ister.
Sütünde yaylanın rüzgârı, içinde emeğin alın teri vardır.
Her dilimi, bu coğrafyanın
“kolay kazanmadım” diyen suskunluğudur.
Gösterişsizdir ama unutulmazdır; tıpkı Kars insanı gibi.
Çıldır Gölü ise Kars'ın aynasıdır.
Kış gelince donar ama ölmez;
üzerinde atlı kızaklar süzülürken,
altında hayat sessizce devam eder.
Buzun üstünde çay içilir, balık tutulur, türkü söylenir.
İnsan orada şunu öğrenir: Soğuk, hayatı durdurmaz;
yalnızca daha yavaş, daha derin yaşamayı öğretir.
Bir de kaz etli bulgur pilavı vardır ki,
o bir yemek değil, bir törendir.
Ayazın sertliğine karşı kurulmuş bir sofradır.
Kazın yağı pilava karıştıkça,
yoklukla yoğrulmuş bir zenginlik yayılır eve.
Bu sofrada kimse tok kalkmaz sadece;
insan kendini ait hissederek kalkar.
Çünkü Kars’ta yemek paylaşılır,
bereket yalnız tabağa değil, gönlede konur.
İşte Kars budur…
Taşıyla tarih, insanıyla ahlak,
yemeğiyle emek, doğasıyla vakardır.
Burada her şey fazlalıktan arınmıştır;
geriye sadece hakiki olan kalır.
Bu kadim şehirde, Çıldır’dan esen rüzgâr eşliğinde,
bir fincan sıcak kahve, bir dilim gravyer,
bir tabak kazlı pilav eşliğinde
güzel dostlarla yeniden buluşuncaya dek…
Hoşça kal Kars.
Sen içimizde üşüyen ama asla eğilmeyen bir hatırasın.