|
Tweet |
HAKLAR KAYBEDİLİRKEN SUSANLAR, KONUŞANLAR VE GERÇEKLER
FARUK OCAK
Bir toplumun vicdanı, en güçlü insanlarının ne kadar rahat yaşadığıyla değil; en kırılgan bireylerinin ne kadar eşit, özgür ve onurlu yaşayabildiğiyle ölçülür.
Bugün engelli bireyler ve aileleri yalnızca günlük yaşamın zorluklarıyla mücadele etmiyor. Aynı zamanda yıllar boyunca kazanılmış hakların birer birer değiştiğine, daraltıldığına veya uygulamada etkisini kaybettiğine de tanıklık ediyor.
Aslında asıl soru şudur:
Engelliler haklarını neden kaybediyor?
Bu soruya verilecek en kolay cevap; kurumları, yöneticileri veya sistemi suçlamaktır.
Ancak gerçekler çoğu zaman daha derindir.
Çünkü haklar sadece alınmaz.
Haklar bazen sessizlikle kaybedilir.
Bazen ilgisizlikle kaybedilir.
Bazen bölünmüşlükle kaybedilir.
Bazen de engelliler adına konuştuğunu söyleyenlerin yeterince güçlü mücadele ortaya koyamaması nedeniyle kaybedilir.
Bugün yıl 2026.
Artık engelli bireyler sadece dinleyen insanlar değildir.
Araştırıyorlar.
Mevzuat okuyorlar.
Kararları takip ediyorlar.
Haklarını öğreniyorlar.
Kendileri adına kimlerin mücadele ettiğini, kimlerin sadece konuştuğunu görebiliyorlar.
Bu nedenle artık hiç kimse engelli bireyleri sadece toplantılarda alkışlayan insanlar olarak görmemelidir.
Engelli bireyler bilinçleniyor.
Ve bilinçlenen insanlar soru sormaya başlıyor.
İşte bazı çevreleri rahatsız eden şey de tam olarak budur.
Çünkü soru soran insan yönetilmez, bilgilendirilir.
Haklarını bilen insan susturulamaz, ikna edilmek zorundadır.
Bugün birçok engelli bireyin kafasını karıştıran konuların başında çalışma gücü kaybı ile emeklilik sistemi geliyor.
Sosyal medyada hâlâ şu sorular soruluyor:
“Raporum yüzde 80, emekli olur muyum?”
“Şu hastalığım var, emeklilik alabilir miyim?”
“Raporum yüksek, kesin emekli olur muyum?”
Oysa yeni sistem bu kadar basit işlemiyor.
Bunu günlük hayattan bir örnekle açıklayalım.
İki farklı kişinin elinde yüzde 80 oranlı rapor bulunsun.
Birinci kişinin hastalığı, çalışma gücü kaybı değerlendirmesinde ilgili cetvellerde karşılık bulabilir.
İkinci kişinin aynı oranlı raporu olmasına rağmen hastalığı farklı değerlendirilmiş olabilir.
Sonuç olarak biri olumlu değerlendirme alırken diğeri alamayabilir.
Çünkü bugün değerlendirme yalnızca rapor oranına göre yapılmıyor.
Hastalığın niteliği, tedavi süreci, çalışma hayatına etkisi ve SGK Sağlık Kurulunun değerlendirmesi birlikte inceleniyor.
Bu yüzden sosyal medyada kesin konuşan herkes doğru bilgi vermiyor olabilir.
Hak kayıplarının en büyük nedenlerinden biri de bilgi kirliliğidir.
Yanlış bilgi bazen yanlış karardan daha fazla zarar verir.
Çünkü insanları umutlandırır, yanlış yönlendirir ve sonunda hayal kırıklığına uğratır.
Ancak burada daha önemli bir konu vardır.
Engelli bireylerin yıllardır yaşadığı sorunların önemli bir bölümü neden çözülemiyor?
Neden her yıl aynı sorunlar konuşuluyor?
Neden erişilebilirlik hâlâ sorun?
Neden istihdam hâlâ sorun?
Neden eğitimde fırsat eşitliği hâlâ sorun?
Neden birçok engelli birey kendisini yalnız hissediyor?
Bu soruların cevaplarından biri de maalesef engelliler arasındaki birlik eksikliğidir.
Bugün bir görme engelli kendi sorununu konuşuyor.
Bir ortopedik engelli kendi sorununu konuşuyor.
Bir işitme engelli kendi sorununu konuşuyor.
Oysa hak kaybı yaşandığında engel türüne göre ayrım yapılmıyor.
Bugün bir grubun kaybettiği hak, yarın başka bir grubun karşısına çıkabiliyor.
Bu nedenle engellilerin birbirini rakip değil, yol arkadaşı olarak görmesi gerekiyor.
Bir diğer önemli konu ise engelliler adına faaliyet gösteren bazı yapıların toplumdaki karşılığıdır.
Burada açık konuşmak gerekiyor.
Bir sivil toplum kuruluşu, bir dernek, bir federasyon veya herhangi bir yapı; engelli bireylerin sorunlarını çözmek için kurulmuşsa, öncelikle onların sesi olmak zorundadır.
Sadece sosyal medya paylaşımı yapmakla,
Sadece toplantılara katılmakla,
Sadece protokol fotoğraflarında görünmekle,
Sadece güzel konuşmalar yapmakla,
Hak mücadelesi verilmiş olmaz.
Çünkü engelli bireylerin ihtiyacı fotoğraf değildir.
Çözüm üretilmesidir.
Engelli bireylerin ihtiyacı alkış değildir.
Temsil edilmeleridir.
Engelli bireylerin ihtiyacı vaat değildir.
Sonuçtur.
Belki de en sert ama en gerçek cümle şudur:
Eğer bir kurum engellilerin hak ve hukukunu koruyamıyorsa, engelli bireylere haklarını öğretmiyorsa, onları bilinçlendirmiyorsa ve kaybedilen haklar karşısında güçlü duramıyorsa; engelli birey kendi hakkını öğrenerek çok daha güçlü bir savunucu olabilir.
Çünkü haklarını bilen bir insanın sesi, bazen en büyük kurumların sesinden daha etkili olabilir.
Bugün engelli bireylerin en büyük ihtiyacı; kendileri adına konuşan insanların sayısının artması değil, kendi haklarını bilen engelli bireylerin sayısının artmasıdır.
Bir engelli birey mevzuatı biliyorsa…
Bir engelli birey hangi kuruma nasıl başvuracağını biliyorsa…
Bir engelli birey hangi hakkının elinden alındığını anlayabiliyorsa…
Bir engelli birey yanlış bilgi ile doğru bilgiyi ayırt edebiliyorsa…
İşte gerçek güç orada başlar.
Çünkü bilinçli bireyler kandırılamaz.
Bilinçli bireyler kolay yönlendirilemez.
Bilinçli bireyler haklarını daha güçlü savunur.
Bugün engelli bireylerin ve ailelerinin önünde iki yol vardır.
Birinci yol; şikâyet etmek, beklemek ve başkalarının mücadele etmesini umut etmektir.
İkinci yol ise öğrenmek, araştırmak, dayanışmak, sorgulamak ve gerektiğinde haklarını savunmaktır.
Tarih boyunca değişimi sağlayanlar ikinci yolu seçenler olmuştur.
Unutulmamalıdır ki engelliler bu toplumun yükü değildir.
Onlar öğretmendir.
Onlar işçidir.
Onlar memurdur.
Onlar öğrencidir.
Onlar girişimcidir.
Onlar sanatçıdır.
Onlar yazılımcıdır.
Onlar sporcudur.
Onlar üretendir.
Onlar bu ülkenin eşit vatandaşlarıdır.
Haklar bir lütuf değildir.
Haklar bir yardım değildir.
Haklar bir ayrıcalık değildir.
Haklar insan olmanın doğal sonucudur.
Ve haklar ancak sahip çıkıldığında korunur.
Bugün kaybedilen her hak, yarın daha büyük kayıpların habercisi olabilir.
Bu yüzden sessizlik çözüm değildir.
Körü körüne bağlılık çözüm değildir.
Birbirimizi suçlamak çözüm değildir.
Çözüm; bilinçlenmek, dayanışmak, sorgulamak ve haklarımızı öğrenerek geleceğe sahip çıkmaktır.
Çünkü bir toplumun en büyük kaybı, haklarını kaybetmesi değil; haklarını kaybettiğini fark etmemesidir.